Stratejiler
İnsan
İnsan, doğuştan değere ve onura sahip bir varlıktır. Irkı, uyruğu, dini inancı, dili, siyasi görüşü, cinsiyeti ve cinsel yönelimi ne olursa olsun, onun, insanlık değerinin ve onurunun koruma altında olması, hukuk sistemine göre büyük suçlar işlemiş olsa dahi hiçbir gerekçe ile bu değerin ve onurun zedelenmemesi gerekir. Bu çerçevede İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tüm maddeleri ile benimsenmeli ve güçlü bir şekilde desteklenmelidir.
İnsan, diğer canlılardan farklı olarak tercihte bulunma, karar alma ve kararı doğrultusunda davranma yeteneğine sahiptir. Bu kapsamda, insanları bir bütün olarak olumlu ya da olumsuz şekilde tanımlayamayız; ‘iyi insan’ veya ‘kötü insan’ nitelemelerinde bulunamayız. İnsanları, birey bazın da, özgür iradeleri ve kararları ile bulundukları davranışları üzerinden, erdem ilkelerini kıstas alarak değerlendirmemiz gerekir. Böylece bireyleri davranışlarından bağımsız olarak kategorize etmez, ayrıma tâbi tutmayız. Herhangi olumlu ya da olumsuz bir davranış bir insan grubu için genellenemez. Bireylerin davranışlarının sonuçlarına katlanmaları ve suç olarak tanımlanmış davranışlarından ötürü yasa önünde eşit olarak cezalandırılmaları gerekir.
İnsan, kendi ömrü içinde ve kuşaklar arasında sürekli olarak gelişen bir varlıktır. Her insanın kendini, kendi iradesi doğrultusunda özgürce geliştirmesi ve gerçekleştirmesi için bu konuda kendisinde farkındalık yaratılması ve seçeneklerini özgürce geliştirebilmesi için önüne hakkaniyet ölçüle rinde imkânların konulması gerekir. Bu, devletin sorumluluğunda olması gereken bir görevdir. Devletin bu görevi yerine getirirken ailenin ve toplumun kolaylaştırıcı bir rol oynaması gerekir. Bu doğrultuda insana, inançları ve tercihleri de dâhil olmak üzere herhangi bir konuda baskı yapılamayacak bir ortamın yaratılması gerekmektedir. Her bireyin, biyolojik varlığını, sağlığını, fiziki kapasitesini, cinselliğini yaşaması; düşüncelerini ifade etmesi; mesleğini icra etmesi; değerlerini, inanç ve ibadetlerini hayata geçirebilmesi; bilimsel ve sanatsal yönünü geliştirebilmesi; sosyal rollerini, kültürünü, siyasi görüş ve eylemlerini, tepki ve protestolarını özgürce kurgulayabilmesi; kişinin tüm bunları geliştirmek ve gerçekleştirmek üzere ailesine, topluma ve devlete taleplerini ileteceği koşullara sahip olması için düzenlemeler yapılmalıdır.
Türkiye’de ve dünyada uygulanacak her türlü politikanın yukarıda çerçevesini çizdiğim insan anlayışını temel alması gerektiğine, hiçbir gerekçeyle, başta ‘devlet’ olmak üzere, herhangi bir kavramın insanın üstünde yer alamayacağına, herhangi bir nedenin insan haklarının çiğnenmesine ve insanlık onurunun zedelenmesine gerekçe olamayacağına inanmalı, bir insanın hak ve özgürlüklerinin sınırlarının ancak bir diğer insanın eşit hak ve özgürlükleri olabileceğini kabul etmeli ve savunmalıyız.
Önerdiğim Erdemli Yurttaş Hareketi ifadesindeki ‘yurttaş’ sözcüğü, anlamını Türkiye Cumhuriyeti topraklarını yurt bilmiş olan ‘insan’ tanımında bulmaktadır.
Yerküre
İnsanın varlığını devam ettirebilmesi için ilk şart diğer varlıklar ve canlılarla birlikte sağlıklı bir yerkürede bulunmasıdır. Yerküreyi, dünyamız ve onu saran uzay parçasının, canlı – cansız tüm varlıkların oluşturduğu, insanın da içinde bulunduğu ortam olarak tanımlayabiliriz. Bizler, doğanın, tüm unsurlarının varlıklarını sürdürmeleri için aktif bir çaba sarf etmeli, insanoğlunun sadece kendi çıkarı uğruna yerküreyi istismar etmesini önlemeliyiz.
İnsanlara ve tüm canlılara milyonlarca yıldır ev sahipliği yapmış olan yerküre, son yüzyıllarda nüfusun artış ivme sinin yükselmesiyle ve özellikle yirminci yüzyıldan bu yana endüstrileşmeyle büyük yara almıştır. Yerkürenin birçok açıdan dengesi bozulmuş ve aldığı yaraların bazıları iyileştirilemeyecek düzeye gelmiştir. Artık anlamamız gerekiyor ki bu durum sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır.
Ekonomik kalkınma ile yerkürenin korunması arasında bir denge sağlanmalıdır. Artık, “insanın ihtiyaçlarının sonsuz olduğu” varsayımının, “insan isteklerinin sınır tanımaz bir şekilde tatmin edilmesi” düşüncesine dayalı yaklaşımların ve insan nüfusunun artışının, yerküreyi tüm canlı ve cansız varlıklarla birlikte insan türünün kendisini de tüketeceğinin bilincine varmamız gerekir. Bunun çözümü, insanların nüfus artışlarını kontrol etmek, diğer canlılara yaşama alanı sağlamak, kalkınmanın ve doğal yaşamın sürdürülebilir bir şekilde planlandığı politikalar uygulamaktır. Yerküre kaynaklarının güçlünün çıkarı için tüketildiği, güçsüzün yaşama alanının her geçen gün daha da daraltıldığı, dahası yok edildiği bir sistemin karşısında durmalıyız. Bu karşı duruşa sahip sivil toplum girişimlerini destekleyip, bu alandaki uluslararası anlaşmaların aktif bir tarafı olmamız gerekir.
Yerküreye karşı sorumluluğun istisnasız herkesin omuzlarında olduğunu hatırlatarak söylemek isterim ki, bu sorumlulukların yerel, ulusal ve uluslararası düzeylerde yerine getirilmesi için her seviyede bilgi alışverişine ve işbirliğine ihtiyacımız var. Yerküre bilincini her bireyde, küçük yaştan itibaren oluşturmalı, eğitim sistemimizi gözden geçirerek gerekli köklü değişikliklere gidilmelidir. Yeni kuşaklara bilinç kazandırırken kitabi bilgilerden uzak, deneyim odaklı, özellikle kent yaşantısı içinde doğadan kopuk yaşantıların bir tür esirine dönüşen çocuk ve gençlerimizi ‘doğayla deneyim’in içine çeken bir eğitim anlayışı geliştirilmelidir.
Paris İklim Hedefleri’ne ulaşmanın yolu olarak yerkürenin onarılması ve korunması için enerji, sanayi, ulaşımın yanın da gıda, beslenme, tarım, hayvancılık politikaları da yeni den ele alınmalı, bitkisel beslenme politikaları geliştirilerek hayvan haklarına dayalı uygulamalara geçilmelidir. Hayvan haklarıyla ilgili en önemli sorunlardan biri türcülüktür. Bazı türleri sevip evde beslerken bazı türleri kucağımıza aldıktan sonra kesip yemekte bir mahzur görmediğimiz gerçeğini hatırlatarak bu konuda da felsefi ve bilimsel bir tartışma zemini yaratılmasının elzem olduğunu vurgulamak isterim.
Yerkürenin korunması için önümüzde çok az zaman kalmış tır. Metan ve karbondioksit salınımı miktarları, mevcut hayvancılık ve endüstri uygulamalarının ormanlar, toprak, okyanuslar, denizler ve akarsulardaki canlılığı yok etme düzeyi sorunu, henüz algılayamadığımız bir felaket düzeyine ulaştırmıştır. Dünya devletlerinin, başta ABD olmak üzere, etkili önlemler almak konusunda zorlayıcı adımlar atması elzemdir. Çıkar lobilerinin etkisi altındaki politikacıların tutumları ancak kamuoyunun yaratacağı baskıyla değiştirilebilir. Bu konuda Birleşmiş Milletler çatısı altında yoğun faaliyetler yürütülmelidir. Türkiye olarak bu alanda lider bir ülke haline gelip dünya kamuoyunu bilgilendirmek de sorumluluklarımız arasındadır.
Barış
Barış, sadece savaş ve çatışma olmaması durumu değil, in sanların birbirleriyle dayanışma, yerküreyle uyum içinde ya şama hali olup, insani gelişmenin olmazsa olmaz şartıdır.
Barışı bozan nedenler arasında, siyasi, ekonomik ve sosyal unsurlarla birlikte, insanlardaki biyolojik saldırganlık duygusu da önemli bir faktördür. İnsanın ruhi gelişimi ve erdem düzeyinin yükselmesi için biyolojik dürtüleri denetlemek etkili bir yöntem olarak kullanılmalıdır. Kuşkusuz ki bunun yolu da eğitimden geçmektedir. Bu eğitim sadece okul çağlarıyla sınırlanamaz. Tüm yaşam boyunca felsefenin, bilimin, sanatın ve edebiyatın yol göstericiliğinde insanlığın saldırgan taraflarını kontrol altına alması, ruhunu sağaltması gerekir.
Aktif bir barış ortamının sağlanması için farklılıklara saygı ve dayanışma kültürünün yerleştirilmesi, adaletin ve insanlar-toplumlar arasında karşılıklı bağımlılığın geliştirilmesi gerekir. Bu bağlamda, güçlünün güçsüze kendi koşullarını kabul ettirerek sağladığı sükunet barış ortamının sağlandığı anlamına gelmez. Bu olsa olsa bir yanılsamadır. Böyle bir durumun er ya da geç çatışmaya yol açacağını bilerek ta raflar arasında hakkaniyete uygun çözümler bulunması gerekir. Bu noktada savunulması gereken, eşitlik koşullarının yaratıldığı bir ortamda sağlanan barıştır. Bir tarafın ötekini bastırdığı, sindirdiği koşullar ancak bir barış illüzyonuna işaret eder.
Barış pasif bir şekilde elde edilemez ve korunamaz. Planlı ve eylemli bir yaklaşımla barış ortamını hazırlamak, barışı inşa etmek ve korumak gerekir. Barışın birey, aile, topluluk düzeyinde başlayıp, topluma, uluslara ve uluslararası düzeye taşınması için, barışçılığı toplumun her bireyine benimsetecek politikalar uygulanmalıdır.
Barışın bozulması, bazı kesimlerin çıkarlarına hizmet eder. Silahlanma ekonomik bir sektör olarak ilgili lobiler tarafın dan desteklenmekte, silahların kullanımı onlara duyulan ihtiyacı, dolayısıyla üretimlerini arttırmaktadır. Silahsızlanma barışa giden yolda en önemli kilometre taşıdır.
Dünya üzerinde kalıcı bir barışın kurulması ve sürdürülmesi için bütün devlet ve toplulukların ortak platform ve örgütler kurmalarını, var olanları güçlendirmelerini, bu tür yapılarda sadece güçlünün değil tüm katılımcıların haklarının korunması gerektiğini savunuyoruz. Kalıcı bir barış ülkelerin aralarındaki sınırları anlamsızlaştırmalarıyla mümkün olacaktır.
Demokrasi
Demokrasi, insanoğlunun bugüne kadar geliştirdiği en yet kin yönetim sistemi olup, aynı zamanda bir kültür, dünyaya bakış ve yaşama biçimidir. Benim düşünceme göre demokrasi insanın kendisini özgür iradesiyle gerçekleştirmek üze re uygun ortamı oluşturabileceği ve gerçekleştirme eylemini toplumsal destekle uygulayabileceği bir ‘değerler bütünü’nün adıdır. Demokrasi, bireyden başlamak üzere, aile, topluluk, toplum, devlet ve devletlerarası düzeyde benimsendiği takdirde, insanlığın uygarlık yolundaki gelişimi hızlanacaktır. Amacımız toplumların kendi kendilerini yönetmelerinde yöneten ile yönetilen arasındaki uçurumun ortadan kalktığı, aralarındaki ayrımının gittikçe azaldığı ve bir gün ortadan kalktığı ‘yönetişim’ anlayışını geliştirmek olmalıdır.
Türkiye bağlamında demokrasi;
(1) Bireyi esas almalı, (2) özgürlükçü, (3) çoğulcu, (4) katılımcı, (5) iletişimsel, (6) uzlaşmacı olmalıdır. Demokrasi (7) sos yal özellikleri ile ön plana çıkmalı, (8) demokrasinin toplum olarak içselleştirilmesini sağlayacak yöntemler uygulanmalıdır. Demokrasilerde kamu yönetimi (9) şeffaf, hesap verir ve (10) denetlenebilir olmalıdır.
1. Devlet, toplumun, kendi ihtiyaçlarını gidermek üzere kurduğu bir yapıdır. Amacı ve işlevi, bireye ve topluma hizmet etmek, bireyin ve toplumun güvenliğini sağlamaktır. Birey hiçbir neden ve gerekçeyle devlet karşısın da küçültülemez, ezilemez, çaresiz bırakılamaz. Devletin, kutsallık, yücelik gibi sıfatlarla soyut bir kavram olarak insanın üzerinde konumlanmasını reddetmemiz gerekir. Birey, hem kişisel hem de kamusal haklarını ihlal eden kurum ve kişilere karşı etkili bir hak arama mekanizmasına sahip olmalıdır. Hak arayışını kolaylaştıracak ve destekleyecek kural ve düzenlemeleri sağlamak devletin görevidir.
2. İnsanlar doğuştan ve kendiliğinden en geniş anlamıyla özgürdür. Kişinin özgürlüğü ancak kamu sağlığı ve düzenini sağlamak amacıyla, anayasada çerçevesi belirlenmiş hal ve koşullarda, kesinleşmiş mahkeme kararlarıyla sınırlandırılabilir.
3. Çoğulculuk ilkesine göre, insanlar ve topluluklar arasındaki düşünce, inanç, etnik köken, cinsel yönelim ve diğer farklılıkların kabul edilmesi şarttır. Eşit haklar ve ödevler çerçevesinde, insanların karşılıklı olarak saygı içinde yaşadığı, hiçbir kimliğin bir diğerine üstün olmadığı, barışçıl bir sosyal yaşam oluşturulmalıdır. Devletin dini ve etnik kimliği olamaz. Devlet ülkesin deki tüm kimliklere ve inançlara eşit mesafede durur. Çoğulculuk ve çoğunlukçuluk arasındaki ayrımı net olarak çizmek, toplumun refahı ve mutluluğu için gereklidir. Çoğunluğun azınlığa, azınlığın çoğunluğa tahakkümünün demokrasi ile bağdaşmayan bir yaklaşım olduğu koşulsuzca ortadadır. Her oyun bir hakkı vardır. Ülke yönetiminde temsiliyetin en yüksek düzeyde sağlanacağı seçim sistemlerini kurmalı, çok sesliliğe imkan vermeliyiz. Çoğunlukçuluk tek seslilik yaratır. Tek seslilik ise güçlü olanın tahakküm kurduğu bir ülke kurgulamak tan başka sonuç doğurmaz. Demokrasinin birincil kuralı çok sesliliğe imkan vermesidir.
4. Her bir yurttaşın, kendisi, ailesi, topluluğu, toplumu ve devleti ile ilgili kararlara azami ölçüde katılımının sağlanması, bunun için gerekli kanalların açık olması, birey ve topluluklarının demokratik katılım için desteklenmeleri ve güçlendirilmeleri gerekir. Demokratik katılımın sağlanması, bireysel ve kolektif hakların savunulabilme si için örgütlenmek bir ön koşuldur. Toplumda her türlü barışçıl sivil örgütlenme desteklenmelidir. Örgütlerin savunduğu düşünce ve eylemleri şiddet içermediği, şiddete teşvik etmediği sürece, bu örgütlerin ifade hakları so nuna kadar korunmalıdır. Katılımcılığın artması için yerinden yönetim ilkeleri benimsenmelidir. Merkezi hükümetlerin yerel kararlarda etkileri en aza indirgenmelidir. Ulusal güvenlik ve dış politika, merkezi hükümetlerin sorumluluğundadır. Ulaştırma gibi bazı alanlar merkezi hükümet koordinasyonunda yerel yönetimlerin işbirliğini gerektirir. Eğitim, sağlık, ekonomi başta olmak üzere diğer bütün sektörlerin stratejik politikalarının çerçeve si de merkezi yönetim tarafından oluşturulur. Güvenlik ve dış politika dışındaki tüm alanlarda yerel yönetimler, stratejileri merkezi hükümet tarafından belirlenmiş olan konularda kendi yönetim alanlarıyla ilgili kararları coğrafi, kültürel, ekonomik ve sosyal özellikleri azami ölçüde dikkate alarak vermelidirler. Düzenlemeler, halkın yerel yönetimlere mümkün olan en geniş ölçüde ve doğrudan katılımını sağlayacak şekilde yapılmalıdır. Bu düzenle meler bir yandan demokrasiyi en üst düzeyde yaşatırken bir yandan da ülkenin ve toplumun birlik ve beraberliğini pekiştirecek şekilde yapılmalıdır.
5. Demokratik gelişimin sağlanması için insanlar ve topluluklar arasında etkili bir iletişim kurulmalıdır. Önyargılardan sıyrılarak, birbirini ötekileştirmeden, yabancılaştırmadan, düşmanlaştırmadan anlamaya çalışmanın; birbiriyle eş duyum (empati) kurmanın; hemfikir olun masa bile birbirini anlamaya çalışmanın, diyalog geliştirmenin, demokratik topluma ulaşmaya ve toplumsal barışa büyük bir katkıda bulunacağını biliyoruz. Başkalarının inançlarını kendi inancı üzerinden tanımlamanın anti-demokratik bir yaklaşım olduğunun altını çizmek; jakoben, tepeden inmeci, dayatmacı yaklaşımlarla demokrasi tesis edemeyeceğimizi anlamak zorundayız.
6. Toplumdaki farklı kesimler arasında yapıcı bir iletişimle desteklenen uzlaşma anlayışının demokrasinin sürdürülebilirliği için şart olduğu bilinciyle, taraflar arasında asgari müştereklerin bulunup müzakere edilerek karşılıklı tavizlerle ortak bir noktaya ulaşmayı bilmeliyiz.
7. Demokrasi sosyal gelişmeye ve adalete hizmet edecek yapısal özellikler göstermelidir. Ekonomik ve sosyal haklarda da demokrasi ilkeleri geçerlidir. Girişim özgürlüğü demokrasinin gereğidir. Üretim ve hizmet sektörlerinde, tüm taraflar birbirleriyle sürekli iletişim kurup müzakere etmelidir. Zayıfın adalet ilkeleri çerçevesinde koruna cağı yapıların kurulması zorunludur. Devlet, sosyal adaletin sağlanması, dezavantajlı toplulukların korunması, bölgesel kalkınmışlık farklarının azaltılması amacıyla ekonomik faaliyette bulunmalıdır.
8. Demokrasi anlayışının yaşama geçmesi için hukuki düzenlemelerin yanı sıra toplumda her düzeyde bilinç ve demokrasi kültürü geliştirilmesi amacıyla sosyal yaşamın tüm yönlerinde demokratik yaklaşımların esas alınması gerekir. Başta eğitim ve sanat olmak üzere, bireyi ve toplumu şekillendiren her eylemde demokrasi ilkelerinden hareket edilmesi zorunluluktur.
9. Tasavvur ettiğimiz demokratik sistem, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerine uygun olarak kurulacaktır. En uç noktadaki yerel yönetim unsurundan, devletin en tepe noktalarına kadar, siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları da dahil olmak üzere, tüm kademelerde ve kamu sal kaynakların kullanıldığı yapılarda, politikaların ve uygulamaların ne olduğu, gelir kaynakları ve miktarları, harcama yerleri ve şekillerinin net olarak görülebileceği yapılar oluşturulmalı, düzenlemeler yapılmalıdır. Bu karar ve harcamalarla ilgili bilgilere her vatandaşın ulaşım hakkı olmalıdır. Ulusal güvenlik nedeniyle açıklan maması gereken bilgiler ve harcamalarla ilgili kararlar yasayla belirlenmeli ve yargı denetimine tabi olmalıdır.
10. Denetim demokratik yönetimin olmazsa olmaz şartıdır. İdarenin bütün eylem ve işlemleri yargı denetimine tabi olmalı, hiçbir makam ve organ yargı bağışıklığına sahip olmamalıdır. Bu denetimin vatandaşlar tarafından da yapılabilmesinin yolları açılmalı ayrıca siyasi, teknik, mali ve adli yönlerden de denetim yapılabilecek ve bunların sonuçlarının halkla paylaşılabileceği yapılar kurulmalıdır. Dördüncü maddede belirtilen sivil örgütlenme, toplumun denetim işlevini yerine getirebilmesinin en etkili araçlarındandır. Sistemin bir bütün olarak işlemesin deki denetim mekanizmalarının etkili işleyişi, kuvvetler ayrılığının azami ölçüde sağlanması ve böylece yasama – yürütme – yargı erkleri arasında bir kontrol ve dengenin oluşmasına bağlıdır. Etkili bir denetim için özgür, sansürsüz ve desteklenen bir basın yeter şartı oluşturur. Basının kendi kendisi üzerindeki iç denetimi ve meslek ilkelerinin uygulanmasına yönelik düzenlemeleri dışında hiçbir gerekçeyle sınırlandırılmasını, denetim altına alınmasını, yönlendirilmesini, herhangi bir isim altında basına sansür uygulanmasını kabul edemeyiz. Bu metinde çerçevesini çizdiğimiz demokrasi ve yönetim vizyonunun hayata geçebilmesi için Türkiye’nin yeni yüzyılında bu anlayışa dayalı yeni bir anayasa ile yönetilmesi gereklidir.
Adalet
Hak kavramı, insanların kendi aralarındaki ilişkilerinde olduğu kadar, insanla evrendeki tüm varlıklar arasında da işlemesinin gerektiğine inandığım bir kavram. Hakkın tecelli ediş şekli olan adalet, tüm tasavvur ve uygulamalarda birincil önceliği haiz bir değer ölçüsü ve kıstastır.
Bir tek kişiye yapılan adaletsizlik, tüm topluma yönelmiş bir tehdittir. Adil olmayan sistemler er veya geç çökecektir. Adil olmayana karşı mücadele de adalet ölçütleri içinde verilmelidir. Bu bağlamdan olmak üzere, kendine yapılan haksızlığın, başkasına haksızlık yapma hakkı vermeyeceğinin bilinmesi gerekir.
Herkese eşit davranılması gerektiğini ileri süren denkleştirici adalet ve herkesten gücü oranında alıp, herkese ihtiyacı oranında verilmesi gerektiğini öngören dağıtıcı adaletin yanında, somut olayın şartlarının dikkate alınması gerektiğini ileri süren nesafetin ve güçlünün karşısında güçsüzü korumayı ve güçlendirmeyi amaçlayan sosyal adaletin de tesis edilmesi şarttır.
İnancıma göre yürürlükteki hukukun ötesinde ve üstünde, değişmez, salt, genel geçerliği olan adalet ülküsü yaşatılmalıdır. Adalet en yüksek değerine şeffaf toplumlarda ve yapılar da ulaşabilir. Şeffaflık zeminine oturmuş olan bireysel hak ve özgürlüklerin, bireysel ve toplumsal güvenlikle desteklendiği durumların, adaletin gelişmesi ve uygulanması için en uygun ortamları hazırladığını biliyoruz. Adil bir toplum ve kamu düzeninin üç önemli unsuru, toplumdaki adalet kül türü, hukuk anlayışı ve hukuk sistemidir.
Siyasi sistemde güçler ayrılığı ilkesini benimsediğimden, yargının bağımsızlığına halel getirecek hiçbir düzenleme, yasama ve yürütmenin yargı üzerinde vesayeti ve etkisi olması kabul edilemez. Yargı mekanizmasının, gücü elinde bulun duranların maddi, manevi, siyasi çıkarları doğrultusunda hareket etmesinin toplumu çürüten ve yozlaştıran bir uygulama olduğuna inanarak her türlü dış etkiden korunmuş, bağımsız ve tarafsız bir yargı sisteminin kurulması için he men harekete geçilmelidir. Bireylerde adalet duygusunun gelişmesinde, edebiyat, müzik ve resim başta olmak üzere tüm sanat dallarıyla desteklenen estetik anlayışının önemine dikkat çekmek isterim. Fizyoloji, psikoloji, felsefe ve antropolojinin yardımıyla insanı daha derinden tanımak, hukuk sistemlerine daha sağlam temeller kazandıracaktır. Bu bilinçle hem genel eğitimde, hem de hukuk eğitiminde sayılan alanların öğrencinin aktif olduğu eğitim yaklaşımlarıyla içselleştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Adaletin, adil olmanın aileden başlayarak, okulda ve toplumsal yaşamın her alanın da yaşamsal önem taşıdığını öğrenmemiz, bireylerin kendi çıkarı doğrultusunda olanı değil, adil olanı savunacakları bir değerler sisteminin yerleşeceği Türkiye tasavvurunu hayata geçirmemiz, toplumsal barış, huzur ve refahımız açısından çok önemlidir.
Bilim
Bilimi, insanın kendini ve evreni çözümleme, anlama, yorumlama ve geleceğini planlama amacıyla yaptığı faaliyetler olarak tanımlıyoruz. Bilim insanı olarak yetişmenin çoğu zaman zorlu bir süreç olduğunu ve kimi zaman bilim insanlarının yaşamları pahasına çalışmalarını sürdürmek zorunda kaldıklarını bilerek, bu alanda insanlığın gelişmesine katkıda bulunmuş tüm bilim insanlarını saygı ve minnetle anıyorum.
Bilim, somut bir fayda gözetmeksizin belirsizi ve bilinmezi ortaya çıkartmak ya da yalnızca insanın merakını tatmin etmek ve aydınlanma ihtiyacını gidermek üzere de yapılmalıdır. Bilimin temel işlevleri, insanın ve insanlığın, biyolojik, psikolojik ve sosyal varlığı dahil olmak üzere tüm yönleriyle gelişimi; bireyin ve toplumun refahının sağlanması; yerkürenin ve yerküredeki yaşam formlarının korunması ve geliştirilmesi, uzayın keşfedilmesi ve insanın kendini gerçekleştirmesine katkıda bulunulmasıdır.
Bilimsel bilginin ideolojik, siyasi, kültürel vb. bir kimliği olamaz; kaynağı ne olursa olsun bilimsel yöntemle elde edilen bilgi önemli ve değerlidir. Bilim insanları cinsiyet, inanç veya dünya görüşlerinden bağımsız olarak bilime yaptıkları katkılara göre değerlendirilmeli ve bilimin herhangi bir dalında çalışmak isteyen kişi, grup ve kuruluşlara imkânlar ölçüsünde verilecek destek politikaları bu doğrultuda şekillen dirilmelidir.
Eğitimin temelinin bilimsel düşünce üzerine kurulması gerekir. Bireye ve topluma sorgulama, analitik düşünme ve sentezleme becerilerini kazandırmanın eğitim sisteminin kilit taşı olduğunu unutmamalıyız. Bilimsel gelişmenin ekonomik kalkınmaya olan etkisinin katma değeri yüksek çözümler sunma prensibine dayandığını öngörerek, yenilikçiliğe (inovasyon) dayalı bir kalkınma modelinin ancak temel bilimler, AR-GE, özel sektör ve kamu bileşenlerinin optimizasyonu ile mümkün olacağı kanaatindeyim. Bu kalkınma modelinin bir kültür olarak benimsenip yerleşmesi için bilimin popülerleşmesi gerekir. Bilimsel düşünce ve uygulamaları bireyin ve toplumun yaşamına elle tutulur bir şekilde dahil etmek için politikalar üretilmelidir.
Bir yandan bilimsel emeğin korunması amacıyla fikri mülkiyet haklarını savunurken, bir yandan bilimsel bilginin mümkün olan en geniş anlamda paylaşılmasını sağlayacak yöntemler ortaya koymalıyız. Bir ikilem olarak görünen bu farklı iki yaklaşımın optimizasyonunun verimlilik, etkililik ve hakkaniyet ilkeleri doğrultusunda yapılması gerekir. Bilimsel bilginin bu ilkeler çerçevesinde paylaşılmasıyla yaratılacak olan sinerji, bilimsel gelişmeyi katlayarak hızlandıracak tır. Böylece bireysel haklar azami ölçüde korunurken bilimin toplumsallaştırılması sağlanmalıdır.
“Bir dirhem ilimin bin okka edebe muhtaç olduğu” düşünce sinden hareketle bilimsel faaliyetin bilim etiği çerçevesinde yapılması gerektiğini savunarak, elde edilecek sonucun; in sanların, toplumların, yerkürenin, evrenin, hayvanların zararına yol açmaması inancını taşımaktayım. Bilim ve inancın birbirlerine karşı konumlandırılmasının anlamsız bir yaklaşım olduğu düşüncesiyle, her birinin kendi bağlamında öz gür ve saygın şekilde var olmasını destekliyorum.
Sanat
Sanat, insanın kendini, toplumu ve evreni algılama, yorum lama ve yansıtma açısından her türlü biçimde ifade etme eylemidir. Sanatçının mutlak ifade özgürlüğüne, uygun ortama ve eserlerini insanlarla buluşturmaya ihtiyacı vardır. Sanatçıya, ihtiyaç duyduklarının sağlanmasında toplumun ve devletin sorumluluğu olduğu inancıyla ve sanat eyleminin her zaman ekonomik bir getiri sağlamayacağının farkında olarak sanatçıyı günlük yaşam kaygısından uzak tutacak önlemlerin alınması gerekir.
Sanat belirli bir amaç için yapılmayabilir; sanatçının sade ce kendisini gerçekleştirmek ve ifade etmek için eser ortaya koyması başka hiç kimseyi ilgilendirecek bir sonuç doğurmasa dahi saygın bir eylemdir. Bir sanat eseri siyasi ya da ideolojik ölçütlerle değerlendirilemez. Devlet, toplumda sanatın gelişmesini ve desteklenmesini sağlayacak bir ortamın oluşturulmasından sorumludur. Bireylerin küçük yaştan itibaren sanat eğitimine ve öğretimine başlayabilmelerini sağlamak, sanat eğitiminin toplumun her kesimi için ulaşabilir kılınması ve sanatın yaşamın bir parçası haline getirilmesi devletin görevidir. Sanatın popüler kültür ve kapitalist piyasa şartları karşısında korunması da kamusal güç tarafından sağlanmak zorundadır.
Sanat, bireyin estetik algısını, iletişim ve duygudaşlık beceri sini, adalet duygusunu, doğa sevgisini, insancıllığını, ruhsal gelişimini destekler. Sanatın toplumun bireylerine yaptığı bu katkılar, dikkate alınarak tek tek her vatandaşın sahip olduğu potansiyelin ortaya çıkartılması için aktif politikalar uygulanmalıdır. Toplumun sanata olan ilgisini artırmak, sanat sal faaliyetlerden zevk almasını sağlayacak şekilde sanatsal faaliyetlerle karşılaşması için uygun koşulların yaratılması gerekmektedir. Sanatçıların yaygın olarak faaliyette bulunması, halkın sanatla buluşması için ihtiyaç duyulan mekanların sağlanması bu koşulların başında gelir. İnsanın yaratma potansiyelinin bir tezahürü olan ‘sanatçılık’ ile geleneksel formların devamına dayanan ‘el sanatçılığı ve zanaatkârlık’ arasında bir ayrım yapmalı, ‘el sanatçılığı ve zanaatkârlık’ çalışmalarının kültür politikaları çerçevesinde ele alınması, korunması, desteklenmesi ve geliştirilmesi sağlanmalıdır.
Sanatın evrensel niteliğinin bilincinde olarak, evrensele ulaşabilmek için yerelden hareket etmenin önemini kavramalı, sanatçının geniş bir bakış açısı kazanarak yerel olanı kendi süzgecinden geçirdikten sonra tüm insanlığa ulaşacak eserler verebileceğini öngörmeli ve sanatta kültürler arası etkileşimin önünü açmalıyız.
Kalkınma
Kalkınmayı, insanların kendilerini her yönden geliştirmeleri ve gerçekleştirmeleri için ihtiyaç duydukları kaynaklara sahip oldukları koşulların yaratılmış olup olmamasıyla ölçüyorum. Özgürlüğe, doğayla uyum içinde sağlıklı bir yaşama, insani ekonomik şartlara, barışa ve sosyal huzura ulaşmadan kişinin fiziksel, zihinsel, ruhsal ve sosyal bütünlüğe erişmesi mümkün değildir. Birey bu bütünlüğe eriştiğinde, kültürel ve entelektüel manada da gelişebilir.
Kalkınmayı ekonomik refah seviyesinden ibaret gören yaklaşımların en temel problemi, zenginlik ölçütü olarak tanımladıkları, Gayri Safi Milli Hasıla’nın yükseltilmesinin, insan merkezli politikalarla yatırıma dönüştürülmesinin gerekliliğini göz ardı etmeleridir. Görgüsüzce bir lüks yaşam kalkınma göstergesi olamaz. Zenginlik ve para, insanın gelişimine, kendini gerçekleştirmesine, özgürlüklere, doğanın korunma sına, barışa ve sosyal huzura katkıda bulunmadığı sürece önemsiz ve anlamsız bir olgudur.
Toplumların ve insanların, daha çok sahip olmaya ve daha çok tüketmeye dayalı bir ekonomik sistem içerisinde mutlu olamayacakları ortadadır. İnsanı ve doğayı birbirlerine zarar vermeden, bir arada yaşatacak, insan ve doğa merkezli politikaların üretildiği bir toplum, kalkınma kriterlerine de sahip demektir. Kalkınmanın özü budur.
Eşitsizliklerin devam ettiği bir dünyada, ortalama değerlerin refah düzeyini göstermekte kullanılmasının aldatıcı olduğu nu bilmemiz gerekir. Yaratılan değerlerin bölüşümünde hakkaniyete dayalı mekanizmalar kurulmalı, kalkınma insanca olmalıdır. Yani üretilen değerlerin toplam miktarı kadar bunun toplumda ne kadar adil bir şekilde bölüşülmüş olduğu da kalkınmanın bir göstergesidir.
Üretimin, dağıtımın ve tüketimin en verimli şekilde gerçekleşmesi için bilim merkezlerinin, girişimcilerin ve kamu yönetimlerinin iş birliği içinde ve eş uyumla çalışmaları gerekmektedir. Daha nitelikli ve ucuz mal ve hizmetlerin üretilmesinde rekabetin rolü açıktır ancak sosyal faydanın da bir unsur olarak dikkate alındığı, kamunun düzenleme ve denetleme görevlerinin disiplin ve ciddiyetle yerine getirildiği, bütüncül bakışa sahip sistemlerin kurulması da zorunluluk tur.
Maliyetlerin düşürülmesi ve rekabet gücünün artırılması gibi nedenlerle çocuk işçi çalıştırılmasına, başta kadınlar olmak üzere işgücünün istismarına, üretim adı altında çevreye dönüşü olmayan zararlar verilmesine karşı çıkmalıyız. İşgücü nün örgütlenmesi ve etkili bir aktör olarak sosyal yapıda yer alması için gereken düzenlemeler en etkili şekilde yapılmalıdır.
Sürdürülebilir kalkınma, yerküreyi koruyarak, tam demokratik bir sosyal ve siyasi sistem içinde gerçekleştirilebilir. Bunun koşulu da barışa ve adalete sahip çıkmak, bilimin ve sanatın desteğini kazanmak, geleceğe karşı sorumlulukları yerine getirilmekle ama en önemlisi de toplumsal dayanışma ile mümkündür.
Kalkınmanın sağlanabilmesi için komşu ülkelerle, içinde bulunulan büyük coğrafyadaki ülkelerle ve nihai olarak dünyadaki tüm ülkelerle ortak çıkarlar etrafında buluşmak bir zorunluluktur. Bu nedenle kalkınma yaklaşımımızdaki değerler manzumesinin, başta Birleşmiş Milletler çatısı altında bulunan ülkeler olmak üzere, uluslararası kalkınma ajansları tarafından da benimsenmesi için emek sarf etmeliyiz.
Dayanışma
Dayanışmayı, insanların kendilerine yönelik bir fayda beklentisi olmaksızın birbirlerine yardım etmeleri, birbirlerine destek olmaları, zorlukları, acıları ve mutlulukları paylaşmaları olarak tanımlıyor, dayanışmanın insan olmanın doğasında var olan yüksek değerde bir davranış tarzı olduğuna inanıyorum. Dayanışma her iki taraf için de olumlu duyguların gelişmesine katkıda bulunan ve insanın yücelmesine yol açan bir süreçtir. Bireyler ve toplum kesimleri arasında psikolojik, sosyal, ekonomik, siyasi, dini, mesleki, sınıfsal ve diğer dayanışmaların önünü açacak kamusal düzenlemeler yapılması, dayanışmanın toplumsal dokunun sağlamlığını artırmada önemli bir unsur olarak desteklenmesi gerekir.
Rekabetçi eğitimin bir sonucu olarak, bireyin tüketici özelliğinin geliştirilmesine dayalı değer yargıları her geçen gün insan malzememizin mayası haline gelmektedir. Ekonomik gücün, bireylerin kendilerini var edişlerinin tek yolu olarak sunulduğu kalkınma modellerinin sonucunda gittikçe yalnızlaşan ve kendine yabancılaşan insanın kurtuluşu kozasından çıkmak ve kaderinin öteki insanlarla ve doğayla bağlı olduğunu görmekten geçer. Başkalarına değer, önem ve destek vermek; aynı zamanda başkaları tarafından değerli ve önemli görülmek kişinin ruhuna merhem olacak yegane ilaçtır.
Dayanışma, toplumsal sorunların çözümünde hasta ile sağlıklı, varsıl ile yoksul, genç ile yaşlı, kadın ile erkek, güçlü ile güçsüz, çoğunluk ile azınlık ve benzeri kutuplaşmaları aşmak için de başvurulması gereken bir ilkedir. Dayanışmanın temel bir strateji olarak benimsenmesi için birey, aile, topluluk ve toplum düzeyinde yapılması gerekenler olduğu gibi, uluslararası dayanışmanın sağlanabilmesi için de yapılması gerekenler vardır. Dayanışma kültürünün yerleşmesi için eğitim sistemi başta olmak üzere, kamusal alanın çeşitli alanlarında adımlar atmamız, uluslararası alanda liderlik yapmamız gerekir.
Dayanışmayı, toplumsal yanlışlıkların doğurduğu olumsuz sonuçların ortadan kaldırmasına yönelik bir ‘inayet’ sistemi olarak görmüyorum ve buna karşı çıkıyorum. Dayanışmayı, kamu yönetimlerinin sorumluluğundaki hizmet alanlarının bireylerin iyilikseverliğine terk edilmesi olarak da görmüyorum. Böyle bir kültürel altyapının gelişmesini insan onuruna ve erdemliliğe aykırı buluyorum. Dayanışma, tüm taraflarıyla bireylerin ve toplum kesimlerinin birlikte gerçekleştirdikleri, eşitler arasında bir ilişki biçimi olarak konumlandırılmalı ve geliştirilmelidir. Erdemli Yurttaş Hareketi’nin 10 Temel Stratejisi’nden biri olan dayanışma, diğer 9 stratejinin başarıyla uygulaması için gereken önemli bir katalizördür.
Gelecek
Gelecek olgusunu, geleceğin içinde insanı, gelişimi, yerküre yi, adaleti, barışı, demokrasiyi, sanatı ve bilimi hep birlikte barındırdığının farkında ve bir bütün olarak ele almalıyız. Gelecek ancak bugünden planlanarak sağlıklı bir şekilde inşa edilebilir. Gelecek, geçmişi reddederek değil, geçmişle bağ kurarak fakat aynı zamanda gelişmeyi ve değişmeyi ilke edinerek planlanmalıdır.
Gelecek için ‘hemen şimdi’ çalışmaya başlamak gerekir. Geleceği bugünden ve geçmişten her anlamda ‘daha iyi’ bir zaman olarak kurgulamak ve gerçekleştirmek zorundayız. Geleceğin bugünden farklı olacağını bilerek ve bunu kabul ederek, hayal edilen gelecek için adım adım ve uzun bir süre çalışmak gerektiğini bilmeliyiz. Geleceği planlamak bir lüks, gönüllülük işi veya hayalperestlik değil tam aksine görev ve sorumluluğumuzdur. Bu kapsamda, bugünün de bir zamanlar ‘gelecek’ olduğunu hatırlayarak, şu anda şikâyet edilen, sıkıntı çekilen meselelerin geçmişin ‘gelecek’ planı eksikliğin den kaynaklandığını bilerek demokratik bir düşünce ortamı yaratmalıyız. Bunun için de muhakkak ki aynaya bakma ve hatalarımızla yüzleşme, dersler çıkartma ve bu derslerin gereğini yapma cesaretine sahip olmak zorundayız.
İnanç ve tercihlerimizin baskılanmadığı; yaşam ve çalışma koşullarının bireysel bütünlüğümüzü koruyacak ve kendimizi gerçekleştirmemize katkı sağlayacak şekilde olduğu; yasal ve insani haklarımızın korunduğu; özgür, bilimsel ve eleştirel bir eğitim alabildiğimiz; içine doğduğumuz ailenin, ekonomik ve coğrafi şartların, toplumsal yapının, alacağımız eğitimin önünde engel oluşturmadığı; böylesi durumlarda devletin bu engelleri aşmada bize destek vereceğine güven duyabileceğimiz bir gelecek kurmalıyız.
İnsan, varlığını devam ettirme güdüsünün bir gereği olarak bilgiyi sonraki kuşaklara aktarır. Buna rağmen bugün dünden farklıdır. Anlamamız gereken şey geleceğin de bu günden ve geçmişten farklı olacağıdır. Bu diyalektik gerçekliğin farkında olarak gelecek nesillere; küresel, geleneksel ve kültürel mirasımızı aktarmanın kalıcı yöntemlerini bulmak durumundayız. Bu kapsamda hali hazırda sahip olduğumuz olumlu değerleri kaybetmemeye çalışarak geleceğe aktarmayı ve değişmekte olan insani değerlere sahip çıkmayı hedeflemeli, gelecekte farklılaşacak insani beceri ve ihtiyaçları göz önünde bulundurarak buna uygun politikalar geliştirmeliyiz.
Yer kürenin kaynaklarının doğru kullanımıyla, insanın ve diğer bütün canlıların yegâne yaşam alanının, geleceğin inşasında ne kadar önemli olduğunun bilincinde olarak, sonraki nesillerin varlığını ve devamlılığını sağlayacak şekilde hareket etmemiz gerekir. Yakın gelecekte de salgın hastalıklar, doğal afetler, felaketlerle karşılaşacağımızı unutmamalı; bunların önlenmesi ve etkilerinin azaltılması için önlemler almalıyız.
Geleceğin ‘umut’lu olmasını istiyorsak bunun için ‘çaba’ göstermemiz gerekir. Tasavvur ettiğimiz geleceği belirli bir kişi veya kitlenin dayatmasıyla değil, ancak ve ancak ortak bir planlamayla gerçekleştirebiliriz.


